PARABEN VE SLS TEHLİKESİ!

PARABEN VE SLS TEHLİKESİ!

Temizlik, hijyen ve bakım günlük hayatımızın bir parçası elbet. Kişisel temizlikten, evimize, kıyafetten, eşyaya kadar tüm alanlara özgü farklı farklı temizlik ürünleriyle dolu dolaplarımız. Tabiri caizse bir elimizde çamaşır suları bir elimizde çokça köpüren deterjanlar düşmüşüz bir mikrop öldürme, eşyaları parlatma derdine. Aman bol bol dökeyim de iyice çıksın şu kir toz, tüm evi deterjan kokusu da sardı mı görev başarıyla tamamlandı diyenlerdenseniz bu yazıya iyi kulak verin.

Farkında olalım ya da olmayalım elimizin altındaki birçok ürün içeriğindeki kimyasallar sebebiyle insan sağlığına ve çevreye geri dönüşümü olmayan müthiş zararlar vermekte. Bu kategoride sayabileceğimiz zararı uzmanlar tarafından onaylanmış kimyasal ürün listesi hayli kabarık. Bunlardan iki tanesi olan sls ve paraben ise son yıllarda kamuoyunda ve medyada bilinirliği biraz daha artan etken kimyasallardan. Nedir bu paraben ve SLS adlı sağlığı tehdit eden bir o kadar da içimizde olan kimyasal düşmanlar gelin yakından bakalım.

Paraben daha çok kozmetik ve bakım malzemeleri gibi farmasi ürünlerinde (krem, losyon, şampuan, makyaj malzemeleri, diş macunları vs. gibi) bakteri ve mantar oluşumunu engellemek, dayanılırlığı arttırmak ve raf ömrünü uzatmak için kullanılan düşük maliyetli bir koruyucu çeşididir. Ayrıca methylparaben, ethylparaben, propylparaben, butylparaben veya benzylparaben gibi türevleri vardır. Şayet ürün etiketinde bunlardan biri varsa elimizdeki ürünü rafa geri koymamız bizim yararımıza olacaktır. Özellikle şampuan, diş macunu ve sabun gibi hemen hemen her gün ve hepimiz tarafından kullanılan ürünlerin içindeki paraben cildimiz tarafından emilip kana geçtiği için vücutta belli seviyede birikimi kanseri tetikliyor. Yapılan araştırmalar sonucunda parabenin endoktrin sistemini üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu da bir diğer ‘’free paraben’’etiketli ürün arayış sebebi.

Bir diğeri ise SLS şeklinde kısaltılan fakat etkileri oldukça zararlı olan Sodium Lauryl Sulfat. Deterjanlarımızın, şampuanlarımızın köpürmesini sağlayan maddenin ta kendisi. SLS en yaygın kullanım alanı ise şampuanlar. SLS li şampuanlar saç foliküllerine ve kök hücrelerine zarar vererek neredeyse çoğumuzun canını sıkan saç dökülme problemlerine yol açıyor. Aynı zamanda alerjen etkisi ve cilt kuruluğuna da davetiye çıkarıyor. Kalitesiz ve bilinçsiz ürün tüketimi yapmanın, aslında sonrasında bir o kadar çaba ve para sarfetmemizle adeta kısır döngüye dönüştüğü ve cebimizi daha fazla yaktığı da bir başka gerçek.

Belki adını ilk defa duyduğumuz bu kimyasallar hayat kalitemizi ve sağlığımızı yavaş yavaş ve sinsice tehdit ediyorlar. Ne yazık ki birilerinin insan sağlığını hiçe sayması, ucuz maliyet kaygısı yüzünden sağlıklı olmak adına yaptığımız temizlik eylemi aksiyle sonuçlanıyor. İşin özü köpükler sandığımız kadar masum değilmiş onu anlıyoruz. Buraya kadar olumsuz bir tablo gördük ama çözümsüz değil elbette. Paraben ve SLS tehlikesinin farkında, kimyasala karşı doğal olandan yana birçok organik üreticisi bizimle. Sağlığı ve hayatı önemsemeyi birincil ilke olarak belirleyen marka ve firmaların ürün seçeneklerini tercih etmek beraberinde bize sürdürülebilir bir dünya ve yaşam getirecektir unutmayalım.

 

Organik günler dileriz.

Selin Bozdağ Toprak

 

GÜZEL OLACAĞIM DERKEN SAĞLIĞINIZDAN OLMAYIN!

GÜZEL OLACAĞIM DERKEN SAĞLIĞINIZDAN OLMAYIN!

Antik çağlardan bugüne popülerliğini giderek arttıran bir alışkanlık. Birçok kadının vazgeçilmezi. Neyden mi bahsediyorum? Tabi ki de ayna karşısında bıkmadan usanmadan vakitlerimizi geçirdiğimiz makyaj tutkumuzdan. Her kadın olmasa da birçok kadın için makyaj yapmak adeta temel bir ihtiyaç olmuş durumda. Kimimiz yüzümüzdeki sivilce, kızarıklık gibi kusurları örtmek için fondateni çantamızdan eksik etmezken, kimimiz “eyelinersız asla!” diyoruz.

Makyaj ihtiyacının altında yatan sosyolojik ve psikolojik birçok neden mevcut, fakat orası ayrı bir yazının konusu. Ne dersek diyelim günümüz dünyasında makyaj sektörüne olan ilgi reklamlardan, billboard afişlerinden ve sosyal medya üzerinden gördüğümüz üzere adeta çığ gibi büyümekte. Girdiğimiz bir kozmetik mağazasında hem ürün hem marka çeşitliliğinden başımız dönüyor, kafamız karışıyor çoğu zaman. Hangisi daha kalıcı, cildimizde daha güzel duruyor anlayalım diye testerları deniyoruz. Ancak sadece kalıcılığa, cildimizle olan uyumuna bakmak yeterli mi?

Eğer bilinçli bir kozmetik tüketicisi isek ne şanslı bize ki öncesinde içindekiler kısmına bakarız mis gibi. Şayet aksi ise vay halimize ki bizi güzelleştirecek diye medet umduğumuz o sağlıksız, kimyasal dolu, parabenli,  alüminyumlu ürünleri sepete attık bile! Yapılan araştırmalarda kadınların vücutlarına makyaj yoluyla 2 kg kadar kimyasal aldıkları tespit edilmiş. Bunun bakkal amca bana 2 kilo kimyasal versen de yesem demekten hiçbir farkı yok zannımca. Kulağa komik gelse de maalesef bunlar bilinçlenmemiz adına önemsiyorum.

Bir de özellikle üzerinde durmak istediğim biraz daha ayrıcalıklı bir makyaj ürünü var ki, o da göz kalemi. Göz kalemi bu ürünlerin içinde en çok tercih edilen ürün çünkü. Makyaja dair tek malzemesi göz kalemi olan pek çok kadın var. Piyasada renk renk satılan bu kalemlerin kalıcılığı için balmumu, yağ ve silikon gibi gözyaşı kuruluğuna ve çeşitli alerjik reaksiyonlara sebebiyet veren maddeler kullanılıyor. Sonuç olarak çeşitli göz rahatsızlıkları, bulanık görme, tahriş vs. gibi sıkıntılar baş gösteriyor. Hele ki son zamanlarda yoğun dumanlı makyaj trendi, bilinçli olmayan tüketicilerin sağlığı için daha da katmerli bir sorun olmaya başladı maalesef.

Peki diyelim ki artık kozmetiğin güzellik sihrinden ibaret olmadığının farkına vardık, ee şimdi makyajla vedalaşacak mıyız? Hayır. Elbette ki bu makyajı, kozmetiği hayatımızdan çıkarmamız gerektiği anlamına gelmiyor. İşte burada her şeyin en doğal, en katışıksız, hem insanla hem çevreyle uyumlu olanı, organik makyaj alternatifi imdadımıza yetişiyor. Tamamen doğal yollarla elde edilmiş, bilhassa belli başlı organik ürün sertifikalarına sahip ürünler tercih etmek, bugün sizi güzel gösterip yarın sağlığınızdan edecek ürünlerin aksime sağlıklı bir güzellik katacaktır size. Asıl mesele de bu değil mi zaten?

 

Organik günler dileriz.

Selin Bozdağ Toprak

Bitkisel Yağ Deyip Geçmeyin!

Bitkisel Yağ Deyip Geçmeyin!

Kimyasallardan olabildiğince uzak kalmak bizim için ilk şart. Kozmetik ürünlerde kullanılan kimyasallara ve bunların zararlarına her fısatta değinmeye çalışıyor, iç karartıcı yazılarla bol bol sizi meşgul ediyoruz. Ama bu sefer çok farklı bir yazı ile geldik karşınıza. Umarız sever, faydalı bulursunuz. Şimdiden hepinize keyifli okumalar….

Kozmetik sektöründe organik üretimin kullanıldığı en yaygın alanlardan biri saç bakımıdır. Peki kimyasallardan tamamen arındırılmış, pür i pak şampuanlar, saçlarımızı nasıl temizliyor? Daha da önemlisi saç yapısına bağlı olarak geliştirdikleri farklı etkileri hangi içeriklere borçlular? İşte bu yazımızda tam olarak bu soruların cevaplarını verebilmek adına organik şampuanların içeriklerinde kullanılan bitki özlerini incelemeye çalışacağız. Ha bu arada yaygın kullanılan zeytin, zeytinyağı, papatya, lavanta gibi bitkiler yerine daha nadir kullanılıp, daha özel durumları hedefleyen bitkiler ilk tercihimiz olacak. Gelin birlikte göz atalım, nelermiş bu bitkiler.

 

At Kuyruğu Yağı

Son zamanlarda popüler olan bitkilerden bir tanesidir at kuyruğu otu. Uygun dozlarda kullanılması durumunda vücut için bilinen çokça faydası bulunmaktadır. Ancak yazımızın içeriği gereği biz sadece saça olan faydalarına değineceğiz. Önce meraklıları ve ilgilenenleri için içeriğine bir bakalım. At kuyruğu otu silika, manganez, alüminyum, potasyum, saponinler, fitosteroller, fenolik asitler, kafeik asitler, alkaloidler, tanenler, ve flavonoidler bakımından oldukça zengin bir yapıya sahip olduğundan iyileştirici özelliğe sahiptir.

Daha spesifik inceleyecek olursak içeriğindeki silika kadınlarda ve erkeklerdeki saç dökülmesini yavaşlatırken aynı zamanda yeni saç köklerinin büyümesini teşvik eder. Bu sayede kafa derisi üzerine kan dolaşımını arttığından, saç köklerini beslenir ve scalar normalden daha hızlı uzar. Diğer yanda yapısındaki amino asitler ve fitosterollerin etkisiyle kafa derisi üzerindeki yağ birikimi azalır, ve bu sayede saç köklerinin güçlendirilmesini sağlar.

Not : Uzun süreli veya fazla miktarlarda kullanımi yan etkilere yol açabileceğinden, atkuyruğu özütü kullanmadan önce bir doktora danışmanız tavsiye edilir.

 

Isırgan Otu Özü

Sizin de anneniz küçükken ısırgan otuyla saçınızı yıkamış mıydı? Peki sebebi neydi? Saçınız dökülüyor diye mi yoksa kepekler azalsın diye mi? Eskilerin bir bildiği varmış derler ya, haklılar.

Isırgan otunun içeriğinde sekretin adında bağırsak, karaciğer, pankreas ve safra kesesi salgılarını uyaran bir madde vardır. Aynı zamanda yapısında bulunan potasyum tuzları, demir, organik asitler-formik asit, histamin, asetilkolin ve C Vitamini saç bakımındaki olumlu etkisini arttırmaktadır. Faydalarını da özetleyecek olacaksak ısırgan otu genel olarak saçı besleyerek sağlıklı bir şekilde uzamasını sağlar, saçları güçlendirir, canlılık ve parlaklık verir. Saç dökülmesini azaltır, aynı zamanda güçsüz olan saçların gürleşmesini sağlar, hatta yeni saçların çıkmasına yardımcı olur. Ha unutmadan kepek sorununuz varsa ısırgan otu özlü organik şampuan kullanmayı deneyebilirsiniz.

 

Aloe vera

Şampuanlarda en yaygın kullanılan bitkilerden bir tanesi olan aloe vera, B1, B2, B3 ve B6 vitaminleri başta olmak üzere toplam 12 çeşit vitamin, kalsiyum, demir, potasyum gibi toplam 20 farklı mineral ve alanine, arginine gibi toplam 18 farklı aminoasit içerir.

Yaygın kullanılmasının sebeplerinden biri her türlü saç tipine uygun olması, diğer bir tabirle içeriğindeki onlarca faydalı sayesinde her türlü saç ve deri sorununa çözümler üretebiliyor olmasındandır. Örneğin hem saç derisindeki aşırı yağı temizlemek için kullanılan aloe vera aynı zamanda kuru saç derisini yumuşatma görevine de sahiptir.

Saç derisinin bakımı en az el ve yüz bakımı kadar önemlidir. Sağlıklı saç yapısına sahip olabilmek için bu bölgede ki deri tabakasının güneş ışınlarından korunması ve düzenli olarak nemlendirilmesi gereklidir. Aloe vera bunu doğal yollardan herhangi bir yan etkiye yol açmadan sağlayabilmektedir.

Aloevera bitkisi saç derisindeki kan dolaşımını hızlandırarak saçın kaynağı olan saç köklerine daha fazla oksijen gitmesini, dolayısıyla daha çok beslenmesini sağlar. Saçlarınız sağlıkla uzar. Ayrıca anti bakteriyel özelliklere sahip aloevera bitkisi kafa derisinde oluşabilen mantara bağlı bazı rahatsızlıklara bağlı saç dökülmelerinin de önlenmesinde etkilidir.

 

Biberiye Yağı

Biberiyeyi hepiniz bilirsiniz, hani şu etlerin yanında kullandığımız hoş kokulu baharat var ya işte o. İşte bu baharat verdiği güzel lezzetin yanında aynı zamanda saçlarımız için de çokça faydalar taşırmış.

İçerdiği uçucu yağlar arasında başta borneol olmak üzere linalol, kamfen, sineol ile kafuru ve bitkide ayrıca tanen, reçine ile diğer etkili maddeler varmış ve o güzel kokusu da işte bu uçucu yağlardan kaynaklanırmış. Boyadan yıpranmış saçlarınızın onarımında, saç dökülmelerinde, dökülen saçların yeniden çıkmasında, ve kırılıp yıpranmış saçların beslenmesinde oldukça etkin rol oynayan biberiye yağı, saçı genel anlamda besleyip, hacim kazandırarak taze bir görünüm kazandırırmış, bizden söylemesi.

 

Çay Ağacı Yağı

Saç bakımında kullanılan bir diğer faydalı yağ ise bizim bildiğimizden çok farklı bir tür çay ağacı bitkisinin yapraklarının damıtılmasıyla elde edilir. İçeriğini % 31 Terpinen-4-ol, % 3,5 Alphaterpineol, % 16,4 P-Zymen oluşturur, ve antiseptik, antibakteriyel, antiviral ve antifungal etkileriyle zararlı bakteri, virüs ve mantarları öldürüp yaraları iyileştirmektedir. Özellikle kuru saç derisi problemlerinin tedavisinde kullanılır, ve kepeklenme ve ‘seboerik dermatit’ olarak bilinen egzama sorunları için direk etkilidir.

Aspir Yağı

Popüler yağlardan bir diğeri aspir yağının içeriğindeki linoleik tipteki Omega-6 (%74) ve Omega-9 yağ asidi (%14) hücre duvarlarının yapısında ve işleyişinde önemli rol oynar, ve esansiyel bir yağ asidi olduğundan vücut tarafından üretilmeyip dışarıdan alınması zorunludur. Aspir Tohumunda bunların yanında ayrıca amino asitler, mineral maddeler ve bazı vitaminler (B1, B2, B12, C, E) bulunur. Aspir yağı, kuru saçlarını derinlemesine besler, onarır, eskisi gibi yumuşacık, parlak olmasını sağlar. Aspirin içeriğinde bulunan bir diğer madde olan Oleic Asit, saç derisindeki kan dolaşımını arttırır ve saçların güçlenmesini, beslenmesini sağlar.

Argan Yağı

Gelelim inceleyeceğimiz son yağ olan, son zamanlar popüleritesi oldukça artmış argan yağının saça olan faydalarına.  Birçok kültürde geleneksel olarak kullanılan argan yağı, güçlü saç nemlendirme özelliği sayesinde saçın parlak ve sağlıklı olmasına yardımcı olur. Kırık ve yıpranmış saçları besleyerek onaran argan yağı, Fas’a özgü bir Argan ağacından elde edilmektedir. İçerdiği zengin E vitamini sayesinde tüm bu etkileri yapan argan yağı kadınların yeni gözdelerindendir denilebilir.

Sarımsak Özü

Sarımsağın faydalarını aranızda bilmeyen yoktur. Doğal antibiyotik ve antibakteriyel özellikleri başta olmak üzere bağışıklığı güçlendirmek ve daha birçok hastalığa şifa olmak gibi özellikleri vardır. İçeriği vitaminler bakımından da oldukça zengin olan sarımsak A, B, C vitaminleri, selenyum, kükürt, eterik yağ, alicin gibi etken maddelerden oluşur. Tüm bu faydalı bileşenlerin etkisiyle saç köklerini güçlendiren sarımsak özü, saç derisindeki kan dolaşımını hızlandırır. Bu sayede saçların sağlıklı bir şekilde uzamasını sağlayan sarımsak özü, sarımsak içerikli şampuanları vazgeçilmez kılan özelliklerden biridir. Saç köklerindeki problemleri de gidererek sağlıkla uzayan saçlara kavuşmanızı kolaylaştırır. Çok eskilerden beri saç kıran hastalığının tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir.

Doğanın içinde saklı bu kadar nimet varken, kimyasalları, zararlıları kullanmak neden? Evet kabul ediyorum bu saydığımız bitkisel çözümlerin hiçbiri kullanıdığınız o şampuanlar kadar kısa sürede kepeğinizi kesmeyecektir, ama inanın bu kötü birşey değil. Saç derinizi aşındırırcasına temizleyip faydalı zararlı tüm yağ asitlerini uzaklaştırarak yapılacak arındırma, hiçbir zaman iyi bir yönem değildir. Sağlıklı saç bakımı doğal seyrinde yavaş yavaş beslenerek, sabırla yapılandır. Yukarda saydığımız bitki özleriyle üretilen sertifikalı organik şampuan ve saç kremleri de bu işe en doğru yapan ürünlerdir.

 

Organik günler dileriz,

Dr. Nil Demir

 

Referanslar

  1. http://www.bilgiustam.com/atkuyrugu-bitkisinin-faydalari-nelerdir/
  2. https://evdesifa.com/cay-agaci-yaginin-kullanim-alanlari/
  3. http://www.pufnoktalari.net/sarimsakli-sampuanin-faydalari/
  4. http://www.dehabiodizel.com.tr/aspir-yag%C4%B1.html
  5. http://www.dogalvadi.com/sifali-bitkiler/biberiye.html
  6. http://www.dogalvadi.com/sifali-bitkiler/isirgan-otu.html

 

 

Organik Kozmetik Kullanmak Neden Önemli?

Organik Kozmetik Kullanmak Neden Önemli?

Son zamanlarda ağızdan ağıza bir ORGANİK propogandasıdır gidiyor. Herkes organik yumurtanın, tavuğun faydalarını tartışır olmuş. Kimisi bu işi gerçekten biliyor, öneminin farkında. Kimi ise sadece kulaktan dolma, herkes organik yumurta iyidir dediği için bu yola girmiş. Evet organik gıda üretimi de tüketimi de insan sağlığı ve çevre sürdürülebilirliği için son derece önemli.

Ancak gıda ürünlerinin yanında organik üretim ve tüketim konusuna dikkat edilmesi gereken bir başka sektör daha var ki görünmez bela, KOZMETİK. Günlük hayatımızın her anında kullanıp, bir şekilde maruz kaldığımız kozmetik ürünlerini sadece makyaj malzemeleri olarak değerlendirmemek lazım. Elinizi yıkamak için kullandığınız sabundan, şampuana, odanız güzel koksun diye kullandığınız oda parfümünden el kremine, koltuk altınıza sürdüğünüz roll-ondan ruja aslında hepsi birer kozmetik ürünüdür, ve sağlığınız için önemli miktarda tehdit oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Bir de bu kozmetiklerin yeni doğan bebekler için kullanılan şampuan, bebek yağı, pişik kremi, vücut losyonu gibi versiyonları var ki onlar bir tık daha fazla önem taşımakta, zira dünyaya yeni gelmiş minicik bir vücuda yabancı maddelerin teması hiç hoş bir durum değildir. Daha kendi yağ dengesini bile kurmayı başaramayan o tazecik deri, benzin, alkol, paraben gibi maddelere uyum sağlamak zorunda bırakılmamalıdır. Köpür köpür köpüren şampuanların aslında tertemiz olan minicik yavrunuzun cilt pH’ına zarar verdiğini lütfen unutmayın. Yurt dışında ebeler yenidoğan bebeklerin banyolarına eser miktarda oleik asit oranı çok düşük soğuk sıkım doğal zeytiyağı damlatılmasını öneriyorlar. Evet yanlış duymadınız, bebeğiniz 2 hatta 3 aylık olana kadar ona hiçbir şampuanı kullanmak zorunda değilsiniz.

Az önce kozmetik ürünler için tehdit kelimesini kullandım, çünkü gerçekten içeriklerinde kullanılan kimyasalların başka ne işlerde kullanıldığını biliyor olsanız siz de beni çok iyi anlarsınız. Burada size birkaç tanesini sayıp, açıklamak zorunda hissediyorum kendimi belki biraz fikir verir diye.

Dibutil fitalat, plastikleştirici olarak bilinen bir kimyasaldır, ve genellikle yapıştrıcılarda ve matbaa mürekkeplerinde katkı maddesi olarak kullanılır. Aynı zamanda ojenin ham maddelerinden biridir.

Paraben, kozmetik ürünlerin neredeyse %80’ninde kullanılan koruyucu bir kimyasaldır. Ürünlerin raf ömürlerini uzatan paraben, insan cildi tarafından hızlıca emilerek, sağlık açısından oldukça fazla yan etkilere sebep olmaktadır. Ciltte oluşacak hassasiyetlerin yanında, hormonal sisteme baskı yapma ve kansere sebep olma gibi olumsuz sonuçları olabileceğine dair araştırma sonuçları bulunmaktadır.

Sodium Laureth Sulfate (SLS), özellikle temizlik ürünlerinde kullanılan yüzey aktif bir kimyasaldır. Fabrikalarda boru hatlarının temizliğinde kullanılan SLS’in en önemli özelliklerinden biri fazlaca köpürüyor olmasıdır. Bunun yanında orta derecede tehlikeli olarak belirtilen SLS, ciltte tahrişe neden olup, vücuda emildiğinde daha birçok hastalığa zemin oluşturabileceği bilinmektedir.

Bu liste böylece uzar gider, hatta bu yazıyı yazarken birara sadece kozmetikte kullanılan kimyasalları ve zararlarını özetleyen bir liste yayınlamaya karar verdim. Daha ayrıntılı bir çalışma olacaktır. Tabi tüm bu kimyasalların insan vücuduna olan zararlarının yanında üretim ve tüketim prosesleri sırasında çevreye verilen zararların da haddi hesabı yoktur. Kısıtlı kaynaklara sahip olduğumuz bu evrene kendi elimizle zarar vermek yapmak isteyeceğimiz en son şey olmalı.

Peki tüm bu zararlılardan korunmanın yolları neler, hadi bebeği doğal yağlarla nemlendirdik, oda parfümünü de hayatımızdan çıkarıp bolca temiz hava ile sorunu çözdük, ruj da olmazsa olmaz değil sonuçta ama şampuan kullanmadan nasıl yaşarız? Dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız da.. Hepimizin hayatında vazgeçemeyeceği bazı kozmetik ürünleri vardır, temizlik amaçlı veya bakım amaçlı kullandığı. Ancak yine hepimizin olmasa da olur gözüyle baktığımız zararlılar da vardır çantasında. İşte yapmamız gereken ilk şey o olmasa da olur dediğimiz ürünleri hayatımızdan bir hamle de çıkarıp atmak, olmazsa olmazların yerlerine de zararsız alternatiflerini bulmak olacaktır. En azından kendimizce bir öncelik listesi hazırlayıp, en önemlisinden en az önemlisine doğru hareket edebiliriz.

Ne mutlu ki artık dünyada ve ülkemizde de sağlıklı yaşama dair farkındalıkta artış gözlenmekte. Özellikle bebek ürünleriyle başlayan bu hassasiyet, yavaş yavaş tüm ürünlere doğru gelişme gösteriyor. Artık Türkiye’de yerli yada yabancı çokça organik kozmetik ürünü mevcut ancak bizler maalesef farkında değiliz. Halbuki biraz dikkatli araştırsak organik olmayan o çok popüler markalardan daha bile uygun fiyatlara organik markalara ulaşmak mümkün. Çünkü farkındalık herşeyin başı, önce farkında olmak lazım, sonrası gelecektir.

Organik Günler Dileriz,

Nil Demir

 

 

 

Alerjik Hastalıklardaki Artış

Alerjik Hastalıklardaki Artış

Son zamanlarda alerjik hastalıklardaki artışın sebebini anlayabilmek adına Uzman Çocuk Doktoru Hafize Erkal ile görüşmeye karar verdik. Kendisi çocuk doktoru olması yanında uzun yıllarda alerjik hastalıklar üzerine yoğunlaşan çalışmalarıyla bizce bu konu üzerine bilgi edinebileceğimiz en doğru kişiydi. İlk sorduğumuz soru ‘Eskiden insanların alerjisi yok muydu? Vardı da farkındalık mı azdı? oldu. Çünkü bir hastalığın bir anda bu kadr artması şaşırtıcıydı bizim için. İşte Hafize Hanımın verdiği cevap aşağıda. Verdiği cevapları bir.ok noktada sağlıklı beslenmeye, organik tüketime bağlamak mümkün. Bakın bakalım siz de bağlayabilecek misiniz?

Alerjik durumlar ve alerji bağlantılı hastalıkların son yıllarda artış gösterdiği bilinmektedir. Alerjik belirtileri gösteren hastalarda alerjik durumu belirlemek nispeten kolaydır. Altta yatan sebep alerjik olmasına rağmen belirti ve bulguları alerjiyle ilgili değilmiş gibi görünenlerde maskeli alerjiler söz konusudur. Belki çok dikkatli bir gözlemle bu bağlantıyı sezmek mümkün olabilir.   Örneğin bazı bağırsak hastalıklarında, birçok astımlıda zeminde inek sütü intoleransı vardır. Süt ve süt ürünlerinin fazlaca tüketilmesini takiben veya bir süre sonra hastalık belirtilerinde alevlenme, kötüleşme görülmesi bir ipucudur. Şüphelenilen gıdayı 4-8 hafta kadar tüketmeyip iyileşmeyi gördükten  sonra  yeniden  o gıdayı almaya başlayarak 4-8 hafta süreyle belirtileri takip etmekle de  maskeli  alerjiyi  belirleyebiliriz. Alerji gelişimine neden olan ve kolaylaştıran faktörler aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir.

  1. Genetik Yatkınlık: Alerjik hastalıklarda ailesel eğilim vardır.
  2. Virüs Hastalıkları: Bazı ağır virus hastalıkları bağışıklık sisteminde hasara neden olup kişinin gelecekte alerji geliştirmesine yol açabilir.
  3. Parazit Hastalıkları
  4. Gıda Katkı Maddeleri
  5. Aşırı Temizlik: Hem temizlikte kullanılan kimyasallar hem de bağışıklık sisteminin gelişmesine katkıda bulunan mikroplardan uzak kalmak sistemin alerji yönüne kaymasına neden olur.
  6. Tüm sebze meyvenin her mevsim her yerde bulunması: İnsanlar eski zamanlarda yılın belli aylarında tüketebildiği yiyeceklere artık sürekli ulaşabilir durumdadır, bu da vücudun aynı gıda maddesine sürekli olarak hem de birtakım müdahalelere (ilaçlama, hormonlama vs ) uğramış şekliyle maruz kalmasına sebep olur. Maskeli alerjilerin birçoğu aynı gıdanın aşırı miktarda ve sürekli olarak tüketilmesinden kaynaklanmaktadır zaten.
  7. Aşılamalar : Bütüncül tıpla uğraşan hekimler çok sayıda aşı uygulamanın, hafif seyirli çocukluk çağı hastalıkları için dahi aşı yapmanın alerjik hastalıkları arttırdığını savunuyorlar.
  8. Teknolojik Gelişmeler: Klimalar, merkezi ısıtmalar, duvardan duvara halılar, ev akarları ve küf mantarlarının üremesi için elverişli ortamlardır. Modern ofislerde açılamayan pencereler insanların üzerindeki parfümlerin herkese sirayet etmesine, plastikler, formaldehit, benzene gibi çok değişik kimyasallara maruz kalmaya neden oluyor.
  9. Hava-Çevre Kirliliği: Egzoz gazlarındaki kimyasallar polenlerin alerjen etkisini arttırıyor. Bağışıklık sistemi çevre kirliliği yaratan maddeyle birleşmiş olan gıdayı tanıyamıyor onu zararlı-yabancı bir madde olarak algılayıp tepki gösteriyor.
  10. Elektromanyetik Kirlilik: Cep telefonları, bilgisayarlar, baz istasyonları, enerji nakil hatları gibi elektromanyetik kirlilik kaynaklarının artmasına paralel olarak alerjiler de artmıştır. Bazı durumlarda elektromanyetik kirlilikten uzaklaşmak alerjik belirtilerin tümüyle veya büyük oranda iyileşmesi için yeterli olabiliyor.
  11. Stres: Yaşam ritmimiz giderek hızlanıyor, teknoloji bize çok fazla imkanlar sunuyor böylece deneyimlemek istediğimiz şeylerin sayısı da artıyor. Fakat bunlar da zaman ve para gerektiriyor . Bu beklentiler ve baskılar uzun vadede sağlığımız açısından olumsuz etki yapıyor, stres ve alerjilere sebep oluyor. TV karşısında ambalajlanmış, işlenmiş gıdalar tüketmek, temiz hava ve egzersiz azlığı da eklenince durum daha da kötü hale geliyor.
  12. Bazen özel travmatik olaylar özel bir allerjiye sebep olabiliyor. Mesela çocukluğunuzda yaşadığınız üzücü bir olay, yada bir kaza o esnada yediğiniz bir gıdaya karşı alerji gelişmesine yol açabiliyor.
  13. Diyet: Mama ile beslenen bebeklerde anne sütü ile beslenenlere göre alerjik problemler daha çok görülür. Anne sütünü aniden ya da erken kesmek de problem olabilir. Modern diyetler çok fazla kalori, buna karşılık bazı önemli besin maddelerini daha az içermektedir. Toprak giderek bazı mineraller açısından fakirleşiyor, bu yüzden bitkiler bu mineralleri yeterince alamıyor ve yediğimiz besinlerde de bu mineraller yetersiz oluyor.

Sonuç olarak, saydığım 14 farklı sebepten de anlaşıldığı üzere insanlar niçin alerjik, intolerant veya duyarlı olurlar sorusunun tek ve basit bir cevabı yoktur.

Sağlıklı günler dilerim,

Uzman Çocuk Doktoru Hafize Erkal

***