Organik Kozmetik Kullanmak Neden Önemli?

Organik Kozmetik Kullanmak Neden Önemli?

Son zamanlarda ağızdan ağıza bir ORGANİK propogandasıdır gidiyor. Herkes organik yumurtanın, tavuğun faydalarını tartışır olmuş. Kimisi bu işi gerçekten biliyor, öneminin farkında. Kimi ise sadece kulaktan dolma, herkes organik yumurta iyidir dediği için bu yola girmiş. Evet organik gıda üretimi de tüketimi de insan sağlığı ve çevre sürdürülebilirliği için son derece önemli.

Ancak gıda ürünlerinin yanında organik üretim ve tüketim konusuna dikkat edilmesi gereken bir başka sektör daha var ki görünmez bela, KOZMETİK. Günlük hayatımızın her anında kullanıp, bir şekilde maruz kaldığımız kozmetik ürünlerini sadece makyaj malzemeleri olarak değerlendirmemek lazım. Elinizi yıkamak için kullandığınız sabundan, şampuana, odanız güzel koksun diye kullandığınız oda parfümünden el kremine, koltuk altınıza sürdüğünüz roll-ondan ruja aslında hepsi birer kozmetik ürünüdür, ve sağlığınız için önemli miktarda tehdit oluşturabilme potansiyeline sahiptir. Bir de bu kozmetiklerin yeni doğan bebekler için kullanılan şampuan, bebek yağı, pişik kremi, vücut losyonu gibi versiyonları var ki onlar bir tık daha fazla önem taşımakta, zira dünyaya yeni gelmiş minicik bir vücuda yabancı maddelerin teması hiç hoş bir durum değildir. Daha kendi yağ dengesini bile kurmayı başaramayan o tazecik deri, benzin, alkol, paraben gibi maddelere uyum sağlamak zorunda bırakılmamalıdır. Köpür köpür köpüren şampuanların aslında tertemiz olan minicik yavrunuzun cilt pH’ına zarar verdiğini lütfen unutmayın. Yurt dışında ebeler yenidoğan bebeklerin banyolarına eser miktarda oleik asit oranı çok düşük soğuk sıkım doğal zeytiyağı damlatılmasını öneriyorlar. Evet yanlış duymadınız, bebeğiniz 2 hatta 3 aylık olana kadar ona hiçbir şampuanı kullanmak zorunda değilsiniz.

Az önce kozmetik ürünler için tehdit kelimesini kullandım, çünkü gerçekten içeriklerinde kullanılan kimyasalların başka ne işlerde kullanıldığını biliyor olsanız siz de beni çok iyi anlarsınız. Burada size birkaç tanesini sayıp, açıklamak zorunda hissediyorum kendimi belki biraz fikir verir diye.

Dibutil fitalat, plastikleştirici olarak bilinen bir kimyasaldır, ve genellikle yapıştrıcılarda ve matbaa mürekkeplerinde katkı maddesi olarak kullanılır. Aynı zamanda ojenin ham maddelerinden biridir.

Paraben, kozmetik ürünlerin neredeyse %80’ninde kullanılan koruyucu bir kimyasaldır. Ürünlerin raf ömürlerini uzatan paraben, insan cildi tarafından hızlıca emilerek, sağlık açısından oldukça fazla yan etkilere sebep olmaktadır. Ciltte oluşacak hassasiyetlerin yanında, hormonal sisteme baskı yapma ve kansere sebep olma gibi olumsuz sonuçları olabileceğine dair araştırma sonuçları bulunmaktadır.

Sodium Laureth Sulfate (SLS), özellikle temizlik ürünlerinde kullanılan yüzey aktif bir kimyasaldır. Fabrikalarda boru hatlarının temizliğinde kullanılan SLS’in en önemli özelliklerinden biri fazlaca köpürüyor olmasıdır. Bunun yanında orta derecede tehlikeli olarak belirtilen SLS, ciltte tahrişe neden olup, vücuda emildiğinde daha birçok hastalığa zemin oluşturabileceği bilinmektedir.

Bu liste böylece uzar gider, hatta bu yazıyı yazarken birara sadece kozmetikte kullanılan kimyasalları ve zararlarını özetleyen bir liste yayınlamaya karar verdim. Daha ayrıntılı bir çalışma olacaktır. Tabi tüm bu kimyasalların insan vücuduna olan zararlarının yanında üretim ve tüketim prosesleri sırasında çevreye verilen zararların da haddi hesabı yoktur. Kısıtlı kaynaklara sahip olduğumuz bu evrene kendi elimizle zarar vermek yapmak isteyeceğimiz en son şey olmalı.

Peki tüm bu zararlılardan korunmanın yolları neler, hadi bebeği doğal yağlarla nemlendirdik, oda parfümünü de hayatımızdan çıkarıp bolca temiz hava ile sorunu çözdük, ruj da olmazsa olmaz değil sonuçta ama şampuan kullanmadan nasıl yaşarız? Dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız da.. Hepimizin hayatında vazgeçemeyeceği bazı kozmetik ürünleri vardır, temizlik amaçlı veya bakım amaçlı kullandığı. Ancak yine hepimizin olmasa da olur gözüyle baktığımız zararlılar da vardır çantasında. İşte yapmamız gereken ilk şey o olmasa da olur dediğimiz ürünleri hayatımızdan bir hamle de çıkarıp atmak, olmazsa olmazların yerlerine de zararsız alternatiflerini bulmak olacaktır. En azından kendimizce bir öncelik listesi hazırlayıp, en önemlisinden en az önemlisine doğru hareket edebiliriz.

Ne mutlu ki artık dünyada ve ülkemizde de sağlıklı yaşama dair farkındalıkta artış gözlenmekte. Özellikle bebek ürünleriyle başlayan bu hassasiyet, yavaş yavaş tüm ürünlere doğru gelişme gösteriyor. Artık Türkiye’de yerli yada yabancı çokça organik kozmetik ürünü mevcut ancak bizler maalesef farkında değiliz. Halbuki biraz dikkatli araştırsak organik olmayan o çok popüler markalardan daha bile uygun fiyatlara organik markalara ulaşmak mümkün. Çünkü farkındalık herşeyin başı, önce farkında olmak lazım, sonrası gelecektir.

Organik Günler Dileriz,

Nil Demir

 

 

 

Çamaşır Suyu Adına Su Denilecek Kadar Masum Mudur?

Çamaşır Suyu Adına Su Denilecek Kadar Masum Mudur?

Bundan önceki yazıyı okuyanlar hatırlayacaktır. Uzman çocuk doktoru Hafize Erkal’ın alerjik hastalıkların artışıyla ilgili yazdığı yazıda, artan alerjik hastalıkların sebeplerinden birinin de kullanılan kimyasal deterjanlar olduğundan bahsedilmişti. Çeşitli besinlere, yada çevrede herhangi bir etkene karşı gelişen alerjik reaksiyonlar hem bebeklerin hem annelerin hayatında oldukça zorlaştırmakta. Temizlik malzemelerinin ise özellikle kronik bronşit ve astımı tetiklediği biliniyor.  Bu durumun bilimsel olarak ortada olması sanırım hayatımızdan bu kimyasalları uzaklaştırmak için oldukça yeterli bir sebep. Buyrun yazıyı da okuyun, belki biraz daha etkili olur…

Yıllar televizyonlarda bangır bangır reklamları yapılan, karşısına çıkan her türlü rengi ağartıp, kirleri arındıran, mikropların korkulu rüyası nam-ı diğer Sodyum Hipoklorit. Elinize, gözünüze, yüzünüze bilümum yerinize değdiğinde yakıcı olup, kalıcı etkiler bırakabileceği bilinmesine rağmen, o bangır bangır dönen reklamlarda bir gün olsun ‘eldivenle kullanınız’ uyarısı yapılmayan bir çeşit su. Evet siz de biliyorsunuz ki adına su demişler, çamaşır suyu, duyan da der ki çamaşırların öz suyu. Annelerin kokusunu duymadan evi temizlenmiş saymadığı, adeta her evin vazgeçilmezi. Yurt dışında birçok ülkede okul, hastane gibi kamu alanlarında kullanımı yasaklanmış olmasına rağmen, bizim lokantalarda, restoranlarda masaların silinmesi için kullandığımız milli suyumuz, çamaşır suyu.

Kıyafetlerde, tuvaletlerde leke hatta renk bırakmayan ve bunu saniyeler içerisinde yapacak kadar güçlü olan bir sıvıya su demek çok da doğru değil zannımca. Zira dikkatsiz kullanımı sebebiyle solunum yolu enfeksiyonlarından, geçici körlüğe, karaciğer sorunlarından astım krizlerine çokça yan etkileri olduğu da kanıtlanmıştır. Artan alerjik hastalıkların bir sebebinin de kimyasal deterjan kullanımı olduğunu yazmıştı Dr. Hafize Erkal, bloğumuzdaki yazısında.  Oysa ki su hayattır.

Beş yıl yurt dışında yaşayıp, dünyanın farklı ülkelerine seyahat etmiş biri olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki biz Türkler oldukça titiz bir milletiz. Bir de öyle bir hal almış ki temizlik anlayışı, fazla çeşit deterjan kullanmak, kısa sürede çamaşır suyunu bitirmek marifetmiş dersiniz. Ama takdir edersiniz ki temizlik kıyafetlerin lekesini çıkarıp, evimizin tuvaletini beyazlatmayla olacak bir iş değildir. Eğer ki siz yaşadığınız 3 odalı evin temizliği için milyonların birlikte paylaşmak zorunda olduğu doğal kaynakları kirletiyorsanız, bir yerde yanlış var demektir. Üzerine oturup düşünülüp, ciddi tartışmaların yapılması gereken bir yanlış… Aslında lavobonuzdaki minik sarı bir lekeyi temizlerken hem kendi sağlığınızı hem sizinle birlikte evinizde yaşayanların sağlığını tehdit etmekle birlikte, su kaynaklarına karışmasına sebep olduğunuz o kimyasallarla suda yaşayan canlıların yaşam alanlarını tehdit ediyorsunuz. Su kaynaklarından toprağa karışan kimyasallar ise o topraklarda yetişen meyve ve sebzeler aracılığıyla tekrardan sizin ve çocuklarınızın vücuduna geri dönmekte.

Çok üzgünüm ama ay bensiz çamaşır susuz yapamam, çamaşır suyu olmadan temizlik olurmuymuş, tuvaleti başka hiçbir şey beyazlatmıyor gibi laflar artık gurur duyulması gereken sözler değil. Bu işlerden biraz anlayan birinin karşısında kurarsanız bu cümleleri, sizi cümleleri kurduğunuza da çamaşır suyunu kullandığınıza da pişman edebilir, aman ha dikkat derim. Sağlıklı yaşam trendlerinin bu kadar artış gösterdiği, bilinçli kesimin hızlıca bilgiye ulaşabildiği günümüzde artık insanlar okuyup, en doğal seçenekleri değerlendirmeye çalışıyor. Ha unutmadan ev yapımı deterjanlar, sabunlar, ve sertifikalı organik deterjanlar bu işin en doğal kısmını oluşturuyor. Sertifikalı kısmına tekrardan dikkat çekiyorum, çünkü sertifikalı demek deterjanın içeriğinde kullanılan ham maddelerin tek tek kontol edilmesi demek, sertifikalı demek deterjanların üretiminden ambalajlanmasına her aşamasında kontrol edilip onaylanması demektir. Bizden söylemesi.

 

Organik günler dileriz,

Dr. Nil Demir

Alerjik Hastalıklardaki Artış

Alerjik Hastalıklardaki Artış

Son zamanlarda alerjik hastalıklardaki artışın sebebini anlayabilmek adına Uzman Çocuk Doktoru Hafize Erkal ile görüşmeye karar verdik. Kendisi çocuk doktoru olması yanında uzun yıllarda alerjik hastalıklar üzerine yoğunlaşan çalışmalarıyla bizce bu konu üzerine bilgi edinebileceğimiz en doğru kişiydi. İlk sorduğumuz soru ‘Eskiden insanların alerjisi yok muydu? Vardı da farkındalık mı azdı? oldu. Çünkü bir hastalığın bir anda bu kadr artması şaşırtıcıydı bizim için. İşte Hafize Hanımın verdiği cevap aşağıda. Verdiği cevapları bir.ok noktada sağlıklı beslenmeye, organik tüketime bağlamak mümkün. Bakın bakalım siz de bağlayabilecek misiniz?

Alerjik durumlar ve alerji bağlantılı hastalıkların son yıllarda artış gösterdiği bilinmektedir. Alerjik belirtileri gösteren hastalarda alerjik durumu belirlemek nispeten kolaydır. Altta yatan sebep alerjik olmasına rağmen belirti ve bulguları alerjiyle ilgili değilmiş gibi görünenlerde maskeli alerjiler söz konusudur. Belki çok dikkatli bir gözlemle bu bağlantıyı sezmek mümkün olabilir.   Örneğin bazı bağırsak hastalıklarında, birçok astımlıda zeminde inek sütü intoleransı vardır. Süt ve süt ürünlerinin fazlaca tüketilmesini takiben veya bir süre sonra hastalık belirtilerinde alevlenme, kötüleşme görülmesi bir ipucudur. Şüphelenilen gıdayı 4-8 hafta kadar tüketmeyip iyileşmeyi gördükten  sonra  yeniden  o gıdayı almaya başlayarak 4-8 hafta süreyle belirtileri takip etmekle de  maskeli  alerjiyi  belirleyebiliriz. Alerji gelişimine neden olan ve kolaylaştıran faktörler aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir.

  1. Genetik Yatkınlık: Alerjik hastalıklarda ailesel eğilim vardır.
  2. Virüs Hastalıkları: Bazı ağır virus hastalıkları bağışıklık sisteminde hasara neden olup kişinin gelecekte alerji geliştirmesine yol açabilir.
  3. Parazit Hastalıkları
  4. Gıda Katkı Maddeleri
  5. Aşırı Temizlik: Hem temizlikte kullanılan kimyasallar hem de bağışıklık sisteminin gelişmesine katkıda bulunan mikroplardan uzak kalmak sistemin alerji yönüne kaymasına neden olur.
  6. Tüm sebze meyvenin her mevsim her yerde bulunması: İnsanlar eski zamanlarda yılın belli aylarında tüketebildiği yiyeceklere artık sürekli ulaşabilir durumdadır, bu da vücudun aynı gıda maddesine sürekli olarak hem de birtakım müdahalelere (ilaçlama, hormonlama vs ) uğramış şekliyle maruz kalmasına sebep olur. Maskeli alerjilerin birçoğu aynı gıdanın aşırı miktarda ve sürekli olarak tüketilmesinden kaynaklanmaktadır zaten.
  7. Aşılamalar : Bütüncül tıpla uğraşan hekimler çok sayıda aşı uygulamanın, hafif seyirli çocukluk çağı hastalıkları için dahi aşı yapmanın alerjik hastalıkları arttırdığını savunuyorlar.
  8. Teknolojik Gelişmeler: Klimalar, merkezi ısıtmalar, duvardan duvara halılar, ev akarları ve küf mantarlarının üremesi için elverişli ortamlardır. Modern ofislerde açılamayan pencereler insanların üzerindeki parfümlerin herkese sirayet etmesine, plastikler, formaldehit, benzene gibi çok değişik kimyasallara maruz kalmaya neden oluyor.
  9. Hava-Çevre Kirliliği: Egzoz gazlarındaki kimyasallar polenlerin alerjen etkisini arttırıyor. Bağışıklık sistemi çevre kirliliği yaratan maddeyle birleşmiş olan gıdayı tanıyamıyor onu zararlı-yabancı bir madde olarak algılayıp tepki gösteriyor.
  10. Elektromanyetik Kirlilik: Cep telefonları, bilgisayarlar, baz istasyonları, enerji nakil hatları gibi elektromanyetik kirlilik kaynaklarının artmasına paralel olarak alerjiler de artmıştır. Bazı durumlarda elektromanyetik kirlilikten uzaklaşmak alerjik belirtilerin tümüyle veya büyük oranda iyileşmesi için yeterli olabiliyor.
  11. Stres: Yaşam ritmimiz giderek hızlanıyor, teknoloji bize çok fazla imkanlar sunuyor böylece deneyimlemek istediğimiz şeylerin sayısı da artıyor. Fakat bunlar da zaman ve para gerektiriyor . Bu beklentiler ve baskılar uzun vadede sağlığımız açısından olumsuz etki yapıyor, stres ve alerjilere sebep oluyor. TV karşısında ambalajlanmış, işlenmiş gıdalar tüketmek, temiz hava ve egzersiz azlığı da eklenince durum daha da kötü hale geliyor.
  12. Bazen özel travmatik olaylar özel bir allerjiye sebep olabiliyor. Mesela çocukluğunuzda yaşadığınız üzücü bir olay, yada bir kaza o esnada yediğiniz bir gıdaya karşı alerji gelişmesine yol açabiliyor.
  13. Diyet: Mama ile beslenen bebeklerde anne sütü ile beslenenlere göre alerjik problemler daha çok görülür. Anne sütünü aniden ya da erken kesmek de problem olabilir. Modern diyetler çok fazla kalori, buna karşılık bazı önemli besin maddelerini daha az içermektedir. Toprak giderek bazı mineraller açısından fakirleşiyor, bu yüzden bitkiler bu mineralleri yeterince alamıyor ve yediğimiz besinlerde de bu mineraller yetersiz oluyor.

Sonuç olarak, saydığım 14 farklı sebepten de anlaşıldığı üzere insanlar niçin alerjik, intolerant veya duyarlı olurlar sorusunun tek ve basit bir cevabı yoktur.

Sağlıklı günler dilerim,

Uzman Çocuk Doktoru Hafize Erkal

***

Türkiye’de organik tekstil sektörü

Türkiye’de organik tekstil sektörü

Organik tekstilin tanımına geçmeden önce organik tarımın ne anlama geldiğinin bilinmesinde yarar vardır. Organik Tarım; üretimde kimyasal girdi kullanmadan, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretim biçimidir. Organik tarımın amacı; toprak ve su kaynakları ile havayı kirletmeden, çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumaktır.

Bu doğrultuda organik tekstil ürünlerinin tanımı da şu şekilde yapılabilir: Yetkili kuruluşlar tarafından sertifikalandırılmış organik elyaf kullanılarak ve tüm işlem basamaklarında organik standartlar gözetilerek üretilen ve sertifikalandırılan ürünlere “Organik Tekstil Ürünleri” denir.

Organik tekstil ve hazır giyim ürünlerinde her türlü organik lif kullanılabilmekle birlikte genellikle organik pamuk elyafı kullanıldığı için incelememizde çoğunlukla organik pamukla ilgili bilgiler verilecektir.

Neden organik tekstil?

Tekstil ve hazır giyim sektöründe yaşanan yoğun rekabet kar marjlarının hızla azalmasına neden olmuştur. Bu ağır şartlar altında üretimlerini devam ettirmek isteyen firmalar, çareyi yüksek katma değerli, yüksek kaliteli, çevreye duyarlı, yenilik-yoğun, teknoloji ve bilgi yoğun özel ürünler üretmekte bulmuşlardır. Bu tarzdaki ürün grupları içerisinde en önemlilerinden biri de organik tekstil ve hazır giyim ürünleridir.

Küresel kirlenmenin tüm canlıların hayatını tehdit eder boyutlara ulaşmasının etkisiyle çevre bilincinin her geçen gün artması, üretici firmaları çevreye duyarlı ürünler üretmeleri konusunda zorlamaktadır. Gelir düzeyi yüksek ve çevre bilinci yaygın olan gelişmiş ülkelere ihracat yapan tekstil sanayicileri için tekstil mamullerinin organik olarak üretilmesi her geçen gün önemini artırmaktadır.

Konvansiyonel üretimin zararları ve organik üretimin önemi maddeler halinde aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

·Dünyada üretilen tüm zirai ürünlerin sadece %2.4’ünü pamuk oluşturmaktaysa da, dünyada tüketilen insektisitlerin %16’sı, pestisitlerin de %11’i pamuk ziraatında kullanılmaktadır. İstenmeyen bir canlıyı yok etmek için kullanılan herhangi bir maddeyi belirten pestisitler için bir yılda harcanan tutarın 2 milyar doları aştığı tahmin edilmektedir. Bunlardan 819 milyon dolarlık bölümünün Dünya Sağlık Örgütü tarafından tehlikeli sayılabilecek düzeyde zehirli olduğu bilinmektedir.

·Dünyada en çok zirai mücadele ilacı kullanılan ürün pamuktur. Sentetik gübre kullanımında pamuk 4’üncü sırada yer almaktadır. Bu durum pamuğun organik olarak üretilmesinin diğer ürünlere göre farklı bir öneminin olduğunu göstermektedir.

·Konvansiyonel tarımın üretim artışına yönelik aşırı miktarda sentetik ve kimyasal girdi kullanımı sonucu çevre kirliliği önemli boyutlara ulaşmıştır. Kullanılan zehirli kimyasallar, sulama yoluyla yer altı su kaynaklarına karışabilmekte ve içme sularını zehirleyebilmektedir. Çevre kirliliği besin zinciriyle tüm canlılara ulaşabilen hayati tehlikeye de yol açmaktadır.

·Konvansiyonel üretimle uğraşan çiftçiler, ciddi sağlık problemleri ve erken yaşta ölümle karşı karşıyadırlar.

·Konvansiyonel üretimde çoğunlukla çocuk işçi çalıştırılmaktadır.

·Pamuk üretimi genelde düşük eğitim seviyesindeki ülkelerde gerçekleştirildiği için zehirli pestisitlerin kullanımında gerekli tedbirler alınmamaktadır. Çoğu zaman koruyucu kıyafet ve ekipmansız kullanılan pestisitler zehirlenmelere neden olmaktadır.

·Organik ürünlerin ekim aşamasından hazır ürün olana kadarki tüm işlem basamakları düzenli olarak kontrol edilmekte ve sertifikalandırılmaktadır. Bu sayede ürünün güvenilir yöntemlerle üretildiği, çevreye ve canlı yaşama zararlı maddeler içermediği, denetim ve kontrollerinin yapılmış olduğu garanti altına alınmaktadır.

·Organik tekstil ve hazır giyim üretimi yapan firmalar, ürünlerini pazarda farklı konumlandırabilmekte ve göreceli olarak daha yüksek kar elde edebilmektedirler.

Organik ürünler pazarının gelişimi

Kökeni 1’inci ve 2’nci Dünya Savaşı yıllarında aile işletmeciliği ile başlayan organik üretim, 1950-80 yılları arasında yaşanan bazı gelişmelerden dolayı sekteye uğramıştır. Bu dönemde, ABD ve AB ülkelerinin tarımsal üretime sağladıkları ekonomik katkılar ve aşırı destekleme sonucunda tarım üretimi oldukça yaygınlaşmış ve üretimin artırılması amacıyla makineleşme sürecine girilmiş, kimyasal ilaçlar, gübreler, katkı maddeleri ve pestisitler kullanılmaya başlamıştır. Yapılan araştırmaların zararlı yöntemlerle artırılan tarımsal üretimin doğal dengeyi ve insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaştığını göstermesiyle birlikte, bilim çevreleri ve sivil toplum örgütlerinin baskıları sonucu 1979 yılından itibaren DDT grubu pestisitlerin kullanımı A.B.D.’den başlayarak tüm dünyada yasaklanmıştır. Bu durumda organik tarım tekrar gündeme gelmiş, 1980 yılından sonra da tüketicilerin baskısıyla aile işletmeciliği şeklinden çıkarak ticari bir boyut kazanmıştır.

Konvansiyonel üretimi çevreye en fazla zarar veren ürün grubu pamuktur. Dünyada üretilen tüm zirai ürünlerin sadece % 2,4’ünü pamuk oluşturmaktaysa da, dünyada tüketilen insektisidlerin % 16’sı, pestisidlerin de % 11’i pamuk ziraatında kullanılmaktadır. Bu, Dünya’da bir ürün için tüketilen en yüksek zirai mücadele ilacı miktarıdır. Bu durum organik pamuk üretiminin diğer ürünlere göre daha öncelikli olması gerektiğini göstermektedir.

Dünyada organik pamuk ve tekstil ürünleri pazarının gelişimi

Organik pamuk üretimi, sosyal girişimciler, çiftçiler ve sivil toplum kuruluşlarının baskılarıyla, pestisitlerin gereğinden fazla ve yanlış kullanımının çevreye ve canlı hayata zarar vermesi, üretim koşullarının insani standartların çok altında oluşu, gelir adaletsizliği, vb. sorunlara çözüm getirme amacıyla başlamıştır.

Organik pamuk üretimi dünyada ilk defa 1980’li yılların sonunda Türkiye’nin Ege Bölgesinde ve ABD’de başlamıştır. Günümüzde 22 ülkede organik pamuk üretimi yapılmasına rağmen dünya üretiminin büyük çoğunluğu (%90) 3 ülke tarafından yapılmaktadır. Bu ülkeler: Hindistan, Türkiye ve Suriye’dir.

Son tahminlere göre organik pamuk üretimi dünya genelindeki pamuk üretiminin %0.76’sını oluşturmaktadır. 2008/09 sezonunda yaklaşık 253.000 hektar alanda sertifikalı organik pamuk üretimi yapıldığı tahmin edilmektedir. Organik pamuk üretimi yapan çiftçi sayısının 222.000 civarında olduğu düşünülmektedir.

Dünya genelinde 2008 / 09 sezonunda 175.113 ton organik pamuk elyafı üretilmiştir. 2005 / 06 sezonundan 2007 / 08 sezonuna kadarki 3 sezonda sırasıyla %48, %53 ve %152 artan organik pamuk üretimi, 2008/09 sezonunda küresel ekonomik krize rağmen %20 büyümeyi başarmıştır. 2009 / 10 sezonunda aynı düzeyde veya daha düşük oranlı bir büyüme beklenmektedir.

2007 yılında 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen organik tekstil ürünleri pazarının 2010 yılına kadar 6,8 milyar dolar düzeyine ulaşacağı öngörülmektedir.

Organik tekstil ürünlerini en çok talep eden ülkeler başta ABD, İsviçre, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya olmak üzere gelir düzeyi yüksek olan ve çevre bilinci yaygın gelişmiş ülkelerdir.

2004/05 sezonundan itibaren organik pamuk alıcılarının yapısı değişmeye başlamıştır. Pazarda sözleşmeli alıcıların sayısı artmış, sosyal girişimler ve az sayıda büyük firmalar pazara katılmışlardır. Bunun yanında uzun vadeli hedef olan sürdürülebilir yaşamın temini için istikrarlı büyüme, olmazsa olmaz en önemli şarttır. Mevcut bilinç ve altyapı düzeyi, sürdürülebilir yaşam için henüz çok gerilerdedir ve kat edilmesi gereken uzun bir yol vardır.

Türkiye’de organik pamuk ve tekstil ürünlerinin gelişimi

Dünyada ilk defa Türkiye’de yapılmaya başlanan organik pamuk üretimi, ilk yıllarda yabancı firmaların talepleri doğrultusunda gelişmiş; izleyen yıllarda Türkiye’yi bu alanda söz sahibi ülkelerden biri haline getirmiştir.

2008/09 sezonunda 27.324 ton organik pamuk üretimi yapan Türkiye, Hindistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci organik pamuk üreticisi konumundadır. “Organic Exchange, 2009” verilerine göre dünya genelinde üretilen konvansiyonel pamuğun yalnızca % 2,17’sini üreten Türkiye, dünya organik pamuk üretiminin %15.6’sını tek başına üretmektedir.

Organik pamuk üretiminin artmasıyla organik tekstil sektörü de giderek önem kazanmıştır. Tekstil alt sektörleri içerisinde en hızlı büyüme organik pamuklu mamuller pazarında meydana gelmektedir.

Organik tekstil ürünlerinin pazar yapısı

Organik tekstil ürünleri pazarının henüz yeni olduğu 1990’lı yıllarda bu ürünler sadece bazı doğal ürünler satan mağazalarda bulunmaktaydı.

Tüketicilerin ve üreticilerin çevresel konularda bilinçlendirilmesiyle birlikte organik tekstil ürünlerinin kullanımı artmaya başladı. Kullanım yaygınlaştıkça organik tekstil ürünlerinin kalitesi arttı ve her çeşit renk kullanılarak modaya uygun ürünler satılmaya başladı.

2000’li yıllarda harmanlama (blending) yöntemi geliştirildi. Harmanlama yönteminde %3-5’ten başlayan oranlarda organik pamuk kullanılmaya başladı. Bu sayede daha pahalı olan organik pamuk kullanımının üretim maliyetine etkisi sınırlandırıldı. İlerleyen yıllarda satışların artmasına paralel olarak ürünlerde kullanılan organik pamuk oranı da dereceli olarak artırıldı.

2006 yılından itibaren büyük ve orta ölçekli birçok firma harmanlama yöntemini örnek alarak organik pamuk dönüşüm programları uygulamaya başladı.

Organik pamuğa olan talebin artmasına paralel olarak birim maliyette de ciddi azalmalar oluştu. Sektördeki altyapı sorunu gün geçtikçe giderilmekte ve firmaların organik tekstil üretim kapasiteleri ve becerileri artmaktadır.

Günümüzde gelinen noktada %3-5 organik içerikli ürünler pazarda diğer ürünlere göre daha fazla ücrete alıcı bulamamaktadır. Bu nedenle firmalar emsallerine göre ciddi bir fiyat ve kar avantajı sağlayan %100 organik ürünlere yönelmişlerdir.

Günümüzde organik tekstil ürünlerine olan talep her geçen gün artmaktadır. Birçok uluslararası fuar organizasyonlarında boy gösteren organik tekstil ürünleri, özellikle gelişmiş ülkelerde olmak üzere, moda mağazalarında, süpermarketlerde, doğal ürünler satan mağazalarda, özel butik dükkânlarda ve internet üzerinde kolayca ulaşılabilmektedir.

Türkiye, organik üretim için gerekli tüm şartlara sahiptir. Son derece elverişli tarımsal arazilere ve bu ürünleri işleyebilecek sanayiye sahip ender ülkelerden biridir. Organik tekstil üretiminin pamuktan nihai ürüne kadar tüm aşamalarını kendi bünyesinde yapabilecek yeterli tecrübe, teknik altyapı, üretim kapasitesi ve kalifiye işgücüne sahiptir. Türkiye’nin en önemli avantajlarından biri de tekstil ürünleri talebi yüksek olan gelişmiş ülkelere olan coğrafi yakınlığıdır.

Organik tekstil ürünleri için en önemli potansiyel ülkeler, başta ABD olmak üzere İsviçre, Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Japonya, İtalya ve Hollanda’dır.

Yaşanan küresel gelişmeler ve Türkiye’nin sahip olduğu son derece önemli avantajlar organik tekstil ve hazır giyim sektöründe ülkemize önemli fırsatlar sunmaktadır. Hızla gelişen bu sektörde dünya liderliği için büyük bir potansiyele sahip olan Türkiye, bu konumunu ilerleyen yıllarda pekiştirmelidir. Sektör temsilcilerimizin ve üretici firmalarımızın gayretlerini bu yönde sarf etmeleri ülke ekonomisi ve sanayisi için büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’de ve dünyada organik pamuk üretimi (ton)

Sezonlar Türkiye (TR) Dünya (D) TR/D (%)

1992-1993 125 2.075 6

1993-1994 200 3.826 5.2

1994-1995 600 6.150 9.8

1995-1996 725 7.482 9.7

1996-1997 850 5.507 15.4

1997-1998 1.000 5.562 18

1998-1999 1.200 5.575 21.5

1999-2000  2.000 7.545 26.5

2000-2001 1.750 6.480 27

2001-2002 7.550 18.000 41.9

2002-2003 12.000 20.000 60

2003-2004 10.665 25.394 41.9

2004-2005 10.460 25.394 41.4

2005-2006 14.360 37.799 37.9

2006-2007 23.152 57.931 40

2007-2008 24.440 73.702 33.2

2008-2009 27.324 107.510 15.6

 

Bu yazı Oğuz KUYUMCU tarafından 24 Nisan 2010  tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanan makaleden alıntıdır.

Sizin Yumurtanız Nasıl Olsun? Organik, Vejeteryan, diğer?

Sizin Yumurtanız Nasıl Olsun? Organik, Vejeteryan, diğer?

Hepimizin neredeyse gün aşırı tükettiği bir besin yumurta. Fakat yediğimiz yumurtaların ne kadar sağlıklı olup olmadığının farkında mıyız? Markete gittiğimizde yumurtaların yer aldığı raflarda envai çeşit ürünle karşılaşıyoruz. Organik, vejetaryen, serbest dolaşan tavuk yumurtası vb. Peki bunlar ne anlama geliyor? Bilinçli bir tüketici miyiz? Yoksa “yumurta sonuçta ne kadar sağlıksız olabilir ki?” diyenlerden mi?

Organik Yumurta

USDA (United States Department of Agriculture / Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı) standartlarına göre organik yumurta; sertifiye edilmiş organik ürünlerle beslenen tavukların ürettiği yumurta anlamına geliyor. Yani tavukların yediği besinlerde; hayvansal gıda, genetiği ile oynanmış gıda, sentetik gübre, tarım ilacı ya da diğer kimyasal katkı maddeleri bulunmuyor. Organik besinlerle beslenen tavuklara, yalnızca enfeksiyon durumlarında antibiyotik verilebiliyor. (Bunun aksine ticari üretim sistemlerinde tavuklar, düzenli aralıklarla antibiyotik ile takviye edilebiliyorlar).

Aynı standarta göre organik yumurtalar, kafezsiz (cage-free) ve açık havaya erişimi olan bir ortamda (free-range) yaşayan tavuklar tarafından üretilmeli. Ayrıca tavukların tüy dökme süreçlerini hızlandıracak, değiştirecek hiçbir işlemin de yapılmamıyor olması gerekiyor.

“Organik” dediğimiz yumurtaların en önemli özelliği sertifiye edilmek zorunda olmaları. Bu, müşteriler açısından doğru ürünü seçmeyi kolaylaştırıyor. Fakat aynı zamanda sertifikasyon süreci nedeniyle bu yumurtalar diğer ürünlere göre daha pahalıya mal oluyorlar.

Diğer Yumurta Türleri

Organik yumurta dışında en bilindik ürün “serbest dolaşan tavuk yumurtası (free-range)” olarak geçmekte. Bu adlandırmaya tabi olan yumurtalar, her ne kadar müşterilerin kafasında olumlu bir algı yaratıyor olsalar da aslında organik yumurtalar kadar sağlıklı değiller. Çünkü bu yumurtalar, organik olmayan ürünlerle beslenen, hatta bazen antibiyotik ve ilaç takviyesi yapılan tavuklar tarafından üretiliyorlar.

Benzer şekilde vejeteryan yumurtalar da, tavukların hayvansal gıdalar ile beslenmediğine işaret etmekteler. Fakat bu ürünleri alırken, herhangi bir antibiyotik kullanımının olup olmadığına dair bilgi almak mümkün olamıyor.

Ayrıca “serbest gezen tavuk yumurtası (free-range)”, “vejeteryan yumurta”, “kafessiz ortamda yaşayan tavuk yumurtası (cage-free)”, “antibiyotik içermeyen yumurta” ya da “çayırda beslenen tavuk yumurtası (pasturated)” gibi alternatif bütün yumurtalar, herhangi bir sertifikasyon sürecine tabi tutulmuyorlar.

Ne Yapmalı?

Yukarıda aktarılan bilgiler ışığında “organik yumurta” sertifikalı ürünler diğerlerine göre daha sağlıklı olması ile beraber yanıtlanması gereken hala birçok soru var. Örneğin; organik yumurta üretimi yaptığını söyleyen kuruluşlar, kuluçkaya yatacak olan ilk tavukları nereden ve hangi sağlık koşullarında almaktalar? Ayrıca kafessiz ve açık havaya erişimi olan bir ortamda yetiştiği söylenen tavuklar gerçekten de açık hava ile ne kadar temas edebilmekteler? Ortama ciddi anlamda ışık ve hava girmesini sağlayan önlemler alınmakta mı, yoksa binlerce tavuğun yaşadığı bir hangarda sadece dışarıdan hava girmesine izin veren basit bir havalandırma deliği mi bulunmakta? Bu açıdan bakıldığında bu şartların gerçekten de standarta belirtildiği ölçüde “sağlıklı” olduğunu söylemek mümkün olmayacaktır.

O nedenle, “organik yumurta” standardını sağlayan ve buna ek olarak kontrolleri belirli standartlara göre yapılmış çiftliklerde yetişen tavukların ürettiği yumurtaların hasımlarına göre daha sağlıklı olacağı sonucuna varılabilir.

by G. KARA